Muzostevi
25 Mayıs 2018 Cuma
Hakkımda
Merhaba, ben Muhsin. 1998 doğumluyum ve PDR 2.sınıf öğrencisiyim. Bu blogun amacı düşüncelerimi paylaşmak ve kendimi açıklamaktır. Kaynakça belirtmediğim sürece ya da alıntı yapmadığım süre yazılanlar benim düşüncelerimdir. Düşünce yazılarımın bilimsel bir temeli olmadığını söylemeliyim. Psikoloji alanında yazacağım şeyler bilimsel temellidir ve kaynakça ya da yararlandığım yerleri yazının sonunda bulabilirsiniz. İyi okumalar... Hoş geldiniz
22 Nisan 2018 Pazar
Sevgi ve İnsan
Sevgi, insanları birbirine yakınlaştıran her türlü olumlu ve iyi duygudur. İnsanların toplu halde yaşamalarının en büyük nedeni yararlanma ve dayanışmadır. İnsan ilişkileri sevgi olmadan sadece karşılıklı çıkar ilişkisine döner.* Sevgi, insanın en temel gereksinmelerinden biridir. Toplumsal yaşamın temel kaynaştırıcı gücüdür.
Peki herkes doğuştan mı sever?
Doğuştan sevmekten ziyade biz insanlar, sevilerek sevmeyi öğreniriz. Sevildiğini hissetmeyen insan başkasını sevemez.* Sevgi gibi kutsal bir duygu ancak yine sevgiyi doğurmasıyla daha da yücelir. Sevildiğini hissetmeyen çocuk güven duygusu geliştiremez. Bu kişilerin kişiliğinin dengeli olması ve başkalarını sevmesi çok zordur. Kişi kendisinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi?
Kimler Ne Zaman Sevgi İster?
Her insan her zaman sevilmek, beğenilmek ister. Bu yüzden davranışlarımızın temelinde böyle bir güdü yatar. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak kişilerin bizi sevmesi için ya uğraşır ya da bazı şeyleri görmezden geliriz. Çünkü Victor Hugo'nun da dediği gibi "Yaşamda en yüce mutluluk, sevildiğini bilmekle gelir". Burada düşündüğümüzde, çoğu insanın kendisini seven birini gösterebilmesi gerekir. Fakat bu yüce mutluluk neden insanların çok azına uğramıştır? Bunun cevabı bilinç dışına atılan olumsuz çocukluk sürecinde yatar. Sevildiğimizi bilmek, sandığımızdan daha farklıdır. Bilinçli olarak bilmenin yanında kişiler en derinlerde "seviliyorum" hissini yaşatmalıdır. Fakat bu his genelde bilmemekten, nefretten, diğer insanların hislerinden yıpranır ve o yüce mutluluktan bihaber kalırız.
Ne Yapmalı?
Bir anne ya da baba olabiliriz. Henüz ailesiyle yaşayan bir genç olabiliriz. Kim olursak olalım insan bilincine varmadığı bir sorunu terk edemez. Bu yüzden sevgi, ilgi, sorumluluk, saygı konularında hem kendimizi daha mutlu edecek hem de başkalarının gönlüne sevgi tohumu atabilecek kadar bilmek, yorumlamak ve düşünmek gerekiyor.
* Bu yazıda Atalay Yörükoğlu'nun Çocuk Ruh Sağlığı kitabından etkilenilmiştir. Kitap, insanların ergenliğe kadar olan gelişim evrelerini akıcı bir dille anlatıyor. Tavsiye ederim...
* Bu yazıda Atalay Yörükoğlu'nun Çocuk Ruh Sağlığı kitabından etkilenilmiştir. Kitap, insanların ergenliğe kadar olan gelişim evrelerini akıcı bir dille anlatıyor. Tavsiye ederim...
21 Nisan 2018 Cumartesi
İnsan Olmak ve Zihin Üzerine
İnsan olmak, hayvanlardan farklı olarak zihnin karmaşık işlemleri içinde boğulmak demektir. Zihnin karmaşık işlemlerinden kişinin kendisi ne kadar haberdar ya da ne kadar kontrol sahibidir? İnsanoğlu neyi ne için ne zaman ve nerede yaptığının farkında mıdır? Dışarıya bakan gözler, içerisinin hesabını verecek olan yaşların anasıdır.
Mooji adlı bilge insan, insanların gök cisimlerini incelerken kendisinden haberdar olmamasını eleştiriyordu. Zihnin dikkati hep dışarıya dönük olduğundan kendi içimizde neler olup bittiğinden haberdar değiliz. Bu kendimizi bilmemek yüzünden de sürekli acı çekiyoruz. Hayatın frekansını yakalayamıyoruz ve kendimizi gerçekleştiremiyoruz.
Mooji adlı bilge insan, insanların gök cisimlerini incelerken kendisinden haberdar olmamasını eleştiriyordu. Zihnin dikkati hep dışarıya dönük olduğundan kendi içimizde neler olup bittiğinden haberdar değiliz. Bu kendimizi bilmemek yüzünden de sürekli acı çekiyoruz. Hayatın frekansını yakalayamıyoruz ve kendimizi gerçekleştiremiyoruz.
Başka bir yazıda her insanın acı çektiğini ve bununla beraber acıların değersiz olduğunu söylemiştim. Her ne kadar acılarımız bizim kimliğimiz haline gelse de kimliğimizin geçici şeylerin üzerine kurulmaması gerektiğine inanıyorum.
İnsan olmak, bazı insanların düşündüğünün aksine bence önemli ve değerli olmak demektir. Evet diğer canlılar sadece hayatta kalmak için başka bir canlıyı öldürüyor. Fakat bu neyi değiştiriyor ki? O hayvanın değerini ölçen hayvan zihni değil yine insan zihnidir. Biz önemli değiliz yargısını bile biz yapabiliyoruz. Öldürmenin kesinlikle ahlak dışı olduğunu yine bizler söylüyoruz. Bir hayvan başka bir hayvanı ahlak dışı değil diye mi öldürüyor acaba? Nasıl ki ahlaksızlık yapan insanlarsa, ahlakın kurallarını düşünüp onlara göre yaşayabilen canlı da insandır.
İnsan olmak, bazı insanların düşündüğünün aksine bence önemli ve değerli olmak demektir. Evet diğer canlılar sadece hayatta kalmak için başka bir canlıyı öldürüyor. Fakat bu neyi değiştiriyor ki? O hayvanın değerini ölçen hayvan zihni değil yine insan zihnidir. Biz önemli değiliz yargısını bile biz yapabiliyoruz. Öldürmenin kesinlikle ahlak dışı olduğunu yine bizler söylüyoruz. Bir hayvan başka bir hayvanı ahlak dışı değil diye mi öldürüyor acaba? Nasıl ki ahlaksızlık yapan insanlarsa, ahlakın kurallarını düşünüp onlara göre yaşayabilen canlı da insandır.
İnsan Zihni Hakkında
Çoğu zaman neden insanların aynı psikolojik hastalıklara yakalandığını düşünmüşümdür. Bu ilk bakıldığında bağlamı olmayan bir soru gibi durabilir. Biraz açıklayayım...
Böbreğimiz hastalandığında ya da kalbimizde bir problem olduğunda, bunun diğer insanlarda da aynı şekilde var olabileceğini biliriz. Çünkü başka birisinin de kalbi var ve şartlar gerçekleşirse o da aynı şekilde hastalanabilir. Fakat psikolojik olarak hiç kimse aynı etkileri zihninde aynı şekilde hissedemez. Ya yaşayacağı deneyim farklıdır ya da kendi bakış açısı, mizacı farklıdır. Fakat yine de bir organ gibi düşünülmeye ve hastalanabilen algımız diğer bir insanda aynı şekilde bozulabilir. Muhtemelen insanın psikolojik durumu bir bütün, bir kalp bir ciğer gibi... Ve algının bozulması yani zihnin sağlıksız olma gibi durumları da hastalıklar aynı şekilde çıkabildiğinden zihnin belli bir kalıbı olduğunu gösterir. Bu kalıp zihnin kuralları gibidir. Temel yapısı gibidir. Temel yapı farklı deneyimler yaşasa bile bunları belli bir yoruma dönüştürüp kişilere aynı şekilde etki eder.
Zihnin bu temel yapısı bir fonksiyon gibi alınan verilerin çıktısını verir. Bu veriler dıştan gelen bilgiler olabilirken çıktılar bizim verdiğimiz tepkilerdir. İnsan zihni bir organ gibi çalıştığından belli başlı kuralları olmalıdır. Bu kurallar sayesinde aynı insan sayısı kadar farklı kalp rahatsızlığı olmadığı gibi psikolojik rahatsızlıkta olmaz. Başka bir yazıda görüşmek dileğiyle..
Böbreğimiz hastalandığında ya da kalbimizde bir problem olduğunda, bunun diğer insanlarda da aynı şekilde var olabileceğini biliriz. Çünkü başka birisinin de kalbi var ve şartlar gerçekleşirse o da aynı şekilde hastalanabilir. Fakat psikolojik olarak hiç kimse aynı etkileri zihninde aynı şekilde hissedemez. Ya yaşayacağı deneyim farklıdır ya da kendi bakış açısı, mizacı farklıdır. Fakat yine de bir organ gibi düşünülmeye ve hastalanabilen algımız diğer bir insanda aynı şekilde bozulabilir. Muhtemelen insanın psikolojik durumu bir bütün, bir kalp bir ciğer gibi... Ve algının bozulması yani zihnin sağlıksız olma gibi durumları da hastalıklar aynı şekilde çıkabildiğinden zihnin belli bir kalıbı olduğunu gösterir. Bu kalıp zihnin kuralları gibidir. Temel yapısı gibidir. Temel yapı farklı deneyimler yaşasa bile bunları belli bir yoruma dönüştürüp kişilere aynı şekilde etki eder.
Zihnin bu temel yapısı bir fonksiyon gibi alınan verilerin çıktısını verir. Bu veriler dıştan gelen bilgiler olabilirken çıktılar bizim verdiğimiz tepkilerdir. İnsan zihni bir organ gibi çalıştığından belli başlı kuralları olmalıdır. Bu kurallar sayesinde aynı insan sayısı kadar farklı kalp rahatsızlığı olmadığı gibi psikolojik rahatsızlıkta olmaz. Başka bir yazıda görüşmek dileğiyle..
Amaca Yönelik Davranış ve Hedefe Odaklanma
İnsan eylemleri kısa ya da uzun vadede bir şeyi gerçekleştirmek içindir. Arzu ve hevesle gerçekleştirilmek istenen konularda amaca yönelik davranış ve bu davranışın sürekliliği daha mümkündür. İnsanın amacına yönelik davranmamasının temel sebepleri; kişinin arzusundan dolayı suçluluk duyması, içinin dinamiğini bilmemesi, kendini iyi tanımamış olması, bazı sorgulamalara girmesidir. Bunlardan herhangi biri kişinin odağını bozup hedefi unutturabilir. Bir amacı gerçekleştirmek üzere İngilizce'de bir kalıp vardır. "Just do it" yani "sadece yap" "yap gitsin" anlamlarına gelir. Bu söz insanın kendi hedefine ulaşmadan önce kendi kendini durdurmaması için söylenmiş olmalı. Sadece yap, çok fazla düşünme ve harekete geç demek istiyor bu kalıp bize.
Kişiyi güdüleyen sabit bir heves ve arzunun olması amaca ulaşmayı kolaylaştırır. Çünkü kişinin ulaşmak istediği yer mutlu olmayacağını bildiği bir yer de olabilir. Bu durumlarda kişi çok mecbur hissetmiyorsa amacını görmezden gelip davranışlarını amaca yönelik sergilemeyebilir. Sabit bir heves ve arzu olmadan amaçlarımıza yönelik davranışlarımız yarım kalır, hedefe odaklanmada güçlük çekeriz. Heves ve arzu, kişinin aklının hayata verdiği bir cevap şeklinde düşünülebilir. Çünkü arzularımız içimizdeki şımarık çocuğun ilgi için ağlamasına benzer. Hevesimiz bu ağlamanın cevabının alınmasıyla oluşur ve davranışın sürekliliği için irade gücü sağlar. Aklın verdiği cevap ağlayan çocuğun ilgi temelli gelişme isteğidir. Daha sonraları bu çocuğun üzerimizdeki etkisi değişebilir. Aklın olgunlaşmasıyla kişi farklı temellerden davranışlar edinebilir.
Günlük yaşamın yarattığı gerilim, en basitinden meşguliyetler bile kişilerin amaç üzerindeki odağını bozarak heves ve arzuyu bastırabilir. Kişiler günlük yaşamda amaçlarını, isteklerini hatta ihtiyaçlarını unutacak kadar maddi ve manevi şiddete maruz kalıyor. Bu gibi durumlarda hedefe yönelmek için kişinin sürekli bir şeylerin farkında olması gerekir. Bunun haricinde bilinçsiz olarak koşullandığımız hedefleri gerçekleştirmek içten olarak daha kararlıdır. Yukarıda bahsettiğim sabit arzu ve hevesin sabit kalabilmesinin nedenlerinden biri de bilinçsiz olarak hissedilmesidir. Burada bilinçsizlikten kasıt kişinin neyi neden ve ne şekilde istediğini de bilmemesidir. Bu tür bilinçsizlikler kişinin duygularına uyum sağlamasını kolaylaştırır. Kişi neyi istediğini ancak bilinç dışından bilir ve bilmeden de olsa ona göre hareket eder.
İsteklerimizin kaynağı mızmızlanan bir çocuk mu yoksa halkını korumaya çalışan bir kral mı? Savaşı kazanmaya çalışan bir komutan mı yoksa yaşamak isteyen bir asker mi? Herkesin kendi içindekini bulması dileğiyle...
Yağmura Aşık Olan Biri
Bağlandım bulutlara, çünkü ıslanmak istiyordum. Yağmurun yağdığı günler en mutlu insandım yeryüzünde. Gökyüzü sadece beni kutsuyor benim gözümde. Islandım yine bir gün delice, bu sefer vuruldum en sıcak damlayı döken buluta.
Yağmuru seviyorum ve o akıtıyordu en güzel damlaları. O bulutun rengi her şeyden güzeldi.
Dua ettim Tanrıya, ne yapıp edeyim de yağsın yağmur durmadan. Göreyim sevdiğimin eserini yüzümde ısısıyla, tadıyla. Kabul oldu sanırım dualar, yine bir ziyafeti yaşadım kalbimde. Son damla düşerken bir ses dedi ki "Elveda". Anladım ki yağmur için öldürdüm sevdiğimi. En güzel renkli bulut döktü benim için kendini.
Öğrendim kendi yağmurumu akıtmayı, acıyla yaşattım bulutumun tatlı anısını. Ölümsüz bir bulutun katili olarak öldürdüm kendimi her damlayla. Gözyaşım yaşatmayacak seni belki intikamımdır katilin en utanmazına.
Acı
Acı çeken insan daha bilge olur mu? Bilgelik acıya mı bağlıdır ya da neleri bilebilmek için acı çekmek gerekir? Acı çekince daha bilge olmayız. Fakat acı bilgeliğin bir faktörü sayılabilir. Bu acıyı kimin ne şekilde yaşadığına göre değişir. Bu yazıda acı hakkında farklı fikirlerimi anlatacağım.
Tüm insanlık acı çekiyor. Çoğumuz çektiğimiz acının, yaşadığımız gerilimin farkında olmayız. Bu farkında olmayış bizi "ben acı çekmiyorum" yanılgısına götürür. Mutluyum diyen insan mutlu değil ya mutsuzluğundan şikayetçi değildir ya da bunun farkında değildir. Peki neden bu kadar kötümser bakıyorum olaya? Acı,dünyamızda zorunlu bir histir. Hayal kırıklığı yaşamayan, reddedilmeyen, özlemeyen, üzülmeyen, yakınını kaybetmeyen, herhangi bir şeyden korkmayan yoktur. Bunlar bu dünyada, topluluk olarak yaşamanın bir getirisi ve sosyal bir varlık olmak zorunda olan insanın yaşaması gereken bir mecburiyet gibidir. Bunları derken insanın bu hayat hakkında umutsuz olması gerektiğini söylemiyorum. Bunları derken acının abartılmayacak bir duygu olduğunu söylüyorum. Acı dolu bir dünyada en değersiz şey acı olmalıdır bana göre. Acı, sıradanlaştığı takdirde kolayca kabullenilebilecek bir şeydir. Gelelim yazının başında sorduğumuz sorulara...
Acı çeken insan daha bilge olur mu? Bu sorunun cevabı tabi ki hayır'dır. Çünkü acıyı kimin çektiğine nasıl çektiğine göre her şey değişir. Acı kimine zehir kimine ilaçtır diyebilirim. İnsanların acıya vereceği tepki ile acıdan alacağı nasip ilişkili oluyor.
Acı ne işimize yarayabilir ve neleri öğretebilir? İnsanların birbirinde buldukları ve onları en çok yakınlaştıran ortaklık nedir? Acı... "Acımı anlıyorsun" demek çoğumuzun yüreğine su serper. Acı, bir başkasının acısını anlamaya yarar. Aynı acılar ise insanları birbirine yaklaştırır. Acının çeşitli tezahürlerini anlamak, empati yeteneğinden yoksun değilsek bize bir iyilik hali sağlayabilir. Empati yeteneğiyle bize ait olmayan bir durumun acısını bile yaşayabiliyoruz. Yine acı üzerine yazılan şarkılar da, insanların bu duygudaki ortaklıklarından dolayı tutulan ve içten samimi bir şekilde söylenen şarkılardır. Son olarak Tolstoy'un sözü ile yazıyı bitireyim..
Tüm insanlık acı çekiyor. Çoğumuz çektiğimiz acının, yaşadığımız gerilimin farkında olmayız. Bu farkında olmayış bizi "ben acı çekmiyorum" yanılgısına götürür. Mutluyum diyen insan mutlu değil ya mutsuzluğundan şikayetçi değildir ya da bunun farkında değildir. Peki neden bu kadar kötümser bakıyorum olaya? Acı,dünyamızda zorunlu bir histir. Hayal kırıklığı yaşamayan, reddedilmeyen, özlemeyen, üzülmeyen, yakınını kaybetmeyen, herhangi bir şeyden korkmayan yoktur. Bunlar bu dünyada, topluluk olarak yaşamanın bir getirisi ve sosyal bir varlık olmak zorunda olan insanın yaşaması gereken bir mecburiyet gibidir. Bunları derken insanın bu hayat hakkında umutsuz olması gerektiğini söylemiyorum. Bunları derken acının abartılmayacak bir duygu olduğunu söylüyorum. Acı dolu bir dünyada en değersiz şey acı olmalıdır bana göre. Acı, sıradanlaştığı takdirde kolayca kabullenilebilecek bir şeydir. Gelelim yazının başında sorduğumuz sorulara...
Acı çeken insan daha bilge olur mu? Bu sorunun cevabı tabi ki hayır'dır. Çünkü acıyı kimin çektiğine nasıl çektiğine göre her şey değişir. Acı kimine zehir kimine ilaçtır diyebilirim. İnsanların acıya vereceği tepki ile acıdan alacağı nasip ilişkili oluyor.
Acı ne işimize yarayabilir ve neleri öğretebilir? İnsanların birbirinde buldukları ve onları en çok yakınlaştıran ortaklık nedir? Acı... "Acımı anlıyorsun" demek çoğumuzun yüreğine su serper. Acı, bir başkasının acısını anlamaya yarar. Aynı acılar ise insanları birbirine yaklaştırır. Acının çeşitli tezahürlerini anlamak, empati yeteneğinden yoksun değilsek bize bir iyilik hali sağlayabilir. Empati yeteneğiyle bize ait olmayan bir durumun acısını bile yaşayabiliyoruz. Yine acı üzerine yazılan şarkılar da, insanların bu duygudaki ortaklıklarından dolayı tutulan ve içten samimi bir şekilde söylenen şarkılardır. Son olarak Tolstoy'un sözü ile yazıyı bitireyim..
Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)